DANİMARKA MI OLSUN YOKSA NORVEÇ Mİ?

Biz tartışa duralım; eğitimde yeni sisten, eski sistem Avrupa sistemi, Uzakdoğu sistemi, diye… Bu sistem arama sistemsizliği içinde tartışmalar devam ederken, öğretmenler zaten sistemi çoktan oturtmuş oluyorlar. Yoksa öğretmen de bu karmaşaya kapılıp hedef belirleyememiş olsaydı, eğitimde çok daha vahim bir durum ortaya çıkmış olurdu.

 

Çağı yakalamak ve modern ülkeler arasında hak ettiğimiz yeri almak için çocuklarımızın eğitiminin çok önemli olduğu konusunda hemfikiriz. Ancak, yıllardır devamlı vites değiştirip zikzak yaptık. Eğitim konusunda izleyeceğimiz uzun vadeli yolu, yani politikaları bir türlü tespit edemedik; ideolojik tercihlerin esiri olduk. Oysa çalışmadan, aklı kullanmadan, iyi örneklerden ders çıkarmadan, verilere önem vermeden hiçbir şey gerçekleştirilemez, hak edilemez.

Bu duruma bir örnek verecek olursak, kimi eğitim bilimciler tarafından bir mucize olarak tanımlanan, 2005’ten beri ilkokullarda uygulanmaya çalışılan ve bir bakanının, “Eğitimin kurtuluşu” olarak tanımladığı, daha sonra gelen bir bakanın ise, “Çocuklar ve veliler için bir işkencedir” diyerek 2017’ de son verilen Bitişik Eğik Yazı sistemidir.

 

Bitişik eğik temel harflerin terk edilme sebebi bilimsellikten ziyade, takip etmeye çalıştığımız bazı Avrupa ülkelerinin de eğitim sisteminde kullandığı el yazısından 2016’da vazgeçmeleriydi.

 

Ancak bu ülkelerdeki değişiklikler çok daha köklü ve uzun denemeler sonucunda, bilimsel bir değerlendirme sonucunda yapılmaktadır.

 

Eğitim bir bütündür. Fiziki yapı, materyal, öğretmen yetiştirme yöntemleri, öğretmenlere sağlanan ekonomik ve sosyal şartlar, öğretmene verilen değer, haklarının farkında olan örgütlü öğretmenler, öğrenci, veli, yönetici eğitimin kalitesini belirlemektedir.

 

İlle de nüfus yapısı, kültürel birikim, inanç ve felsefe yönünden bize pek de benzemeyen Finlandiya modelini uygulayalım diyorsak, o zaman bu ülkede uygulanan modelle bizim uyguladığımız modeli kısaca bir karşılaştırmak  lazım.

 

1- Biz okula başlama yaşını altı bezli döneme çekmeye çalışıyoruz. Finlandiya’da ise zorunlu okula başlama yaşı yedi.

2- Türkiye’de çocuklar birkaç sokak ötedeki okullarına bile mutlaka servisle gidiyor. Finlandiya’da ise çocuklar birinci sınıftan itibaren okula yürüyerek veya bisikletle gidiyorlar. Özel durumlar haricinde çocuklar okula aileleri tarafından götürülmüyor.

3- Bizde müfredat ve ders kitapları eğitimin baş aktörleri olarak biliniyor. Eğitim kalitesindeki zayıflık genelde bu ikisinin suçu olarak görülüyor. Ama Finlandiya’da çok basit bir müfredat var ve pek değişmiyor. Öğretmenler okutulacak kitapları kendileri seçiyorlar ama yine de ortalıkta pek ders kitabı gözükmüyor. Yani Fin eğitim sisteminde ders kitapları bırakın aktör olmayı, figüran bile değil. Figüranların başrol oynadığı ülkemiz eğitim sisteminden gişe hasılatı beklemek bu yüzden bir hayal.

4- Türkiye’de birinci sınıf öğrencilerinin velileri “Bizim çocuk bugün Matematikten 90 aldı,” diye gururla gezebiliyor. Ama Finli öğrencilere okulun ilk altı yılında asla not verilmiyor. Buradaki öğrenciler ilk olarak 16 yaşına geldiklerinde ülke genelinde bir sınava giriyorlar.

 

5- Türkiye’de öğrencilere çöp attırsanız ertesi gün muhtemelen velileri okulu basıp olay çıkarır. Ama Finlandiya’da öğrenciler okulun tüm işlerini nöbetleşe sistemde birlikte yapıyorlar. Yani Fin okullarında hizmetli yok, tüm işler öğrenciler tarafından yapılıyor. Böylece sorumluluk duyguları gelişiyor.

 

6- Finlandiya’daki okullar öğrencilerin rahat edebileceği şekilde tasarlanıyor. Sınıflarda yaparak-yaşayarak öğrenme modeline uygun alanlar mevcut. Binaların fiziksel özellikleri öğrencilerin evdeymiş gibi rahat etmelerini sağlayacak şekilde düşünülüyor. Türkiye’de ise her şeye hazır olan öğrenciler yıllardır komutla rahatlıyor. “Beni rahatta dinleyin” diye bağıran müdürün karşısında ne kadar rahat olunursa tabi…

 

7- Türkiye’deki özel okullarda ders saati 8. Ama yetmediği için okul çıkışında etütler, hafta sonu kursları ve özel derslerle bu sayı günde 12-14 bandını yakalıyor. Finlandiya’da ise günlük ortalama ders saati dört. Dünya eğitim ligindeki sıralamamıza baktığımızda, nitelik ve nicelik kavramlarının ne kadar önemli olduğu gün yüzüne çıkıyor.

 

8- Türkiye’de bütün öğretmenler kendilerini mesleğin zirvesinde görüyor. Sınav sonuçları kötü geldiğinde genelde öğrenme güçlüğünden bahsediliyor. Öğretme güçlüğü çeken öğretmenlerin durumu hep sumen altı ediliyor. Bu yüzden mesleki gelişimle ilgili düzenli bir çalışma yok. Finli öğretmenler ise haftada en az 2 saat hizmet içi eğitime katılmak zorunda.

9- Türkiye’de, “Hiçbir şey olamazsa, bari öğretmen olsun,” mantığı devam ediyor. Ama Finlandiya’da öğretmenlik mesleği toplumun en gözde mesleklerinden bir tanesi! Öğretmenler master derecesi olanlar arasından seçiliyor. Lise mezunları arasında öğretmenlik için müracaat edenlerin ancak yüzde onu öğretmen yetiştirme programına kabul ediliyor.

 

10- Finlandiya’da öğretmenlerin gelir düzeyi oldukça iyi. Kendi mesleği haricinde bir iş yaparak ek gelir elde etmeye çalışan öğretmen yok. Bizde de ek gelir için bir şeyler yapmayan öğretmen yok denecek kadar az. Çünkü aldıkları maaş faturalara bile yetmiyor. Öğretmenlerin fatura ödemek için başka şeylerle uğraşması neticesinde oluşan durumun faturasını da bütün millet ödüyor.

 

11- Finlandiya’da öğretmenler toplumun en saygın tabakasını oluşturuyor. Biz de ise öğretmen idareci, veli ve öğrencinin şamar oğlanına dönüştürülmüş, toplumdaki itibarı bitirilmiştir.

 

12- Türkiye’de en başarılı öğretmen en çok ödev verendir anlayışı hala devam ediyor. Ama Finlandiya’da öğrencilere ödev verilmiyor. Öğrenmenin yeri okul olarak görülüyor. Bu yüzden Finlandiya’da akşamları çocuğunun proje ödevi için kartona boncuk dizen veli yok.

 

13- Finlandiya’da hiçbir babayiğit resim dersinden öğrenci alıp matematik çalıştıramıyor. Bizdeyse öğrenciler matematik dersinde sıkılıp defterlerine resim yapıyor. Sonra matematik öğretmeni çocuğu resim dersinde yakalayıp matematik çalıştırmaya götürüyor. Döngü bu kadar kısırken, sistemin üretken bireyler yetiştirmesini beklemek tabi biraz zor oluyor.

 

14- Bizim sınıflarımızda eğer bütün öğrenciler yerlerinde oturuyor ve ses çıkmıyorsa, o sınıfın öğretmeni övgü alıyor. Ama Finlandiya’da durum tam tersi… Eğer bir sınıftan hiç ses çıkmıyorsa, öğrenciler sıralarında oturuyor ve hiç kalkmıyorlarsa o öğretmen soruşturmaya alınıyor. Çünkü Fin eğitim sisteminde ders anlatan bir öğretmen yok. Hep birlikte etkinlik yapan sınıflar var. Bu yüzden Fin okullarındaki sınıflarda, “Ayakta gezinme evladım, otur yerine,” sözü pek duyulmuyor.

 

15- Finlandiya’daki okulların kantinlerinde su, süt ve meyveden başka hiçbir şey yok. Bizdeyse işin suyu çıkmış durumda. Her teneffüs fıstıklı çikolata yiyen çocukları 8 saat sırada oturtmaya çalışmak öğretmenler için büyük imtihan! Belki de bu yüzden teneffüste sınıflardan hızlı boşalma rekoru bizde.

 

Siyasi iktidarların, hatta farklı görüşteki bakanların bile kendi dünya görüşünü sokuşturmaya çalıştığı bu sistemle çok daha iyisini beklemek hayal… Önce bütün toplum, başta idareciler Fin sistemine göre düşünmeli!

 

Uzun süre değiştirilmeyecek, istikrarlı, bilimsel bir sistem dileğiyle…

 

Ceyhun KALENDER

 

Türk Eğitim-Sen Rize Şubesi

Basın Sekreteri

MEZARINI ARAYAN SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİNE

1914 Aralık ayı başlarında Erzurum’da büyük bir heyecan vardı. Özellikle 1878 Osmalı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Kars’tan gelen göçmenlerin yaşlıları, davul-zurnalarla gençleri savaşa uğurlarken Sarı Moskof’tan intikam alma zamanı geldiğinin sevinci içindeydiler.

İstanbul’dan Enver Paşa’mız geldi,
Açıldı gönlümüz yüzümüz güldü,
Ordu Sarıkamış’a harekat kıldı,
Kış günü bize gülistan gelir.
şeklinde kahramanlık türküleri-manileri söyleniyordu.

Hasan İzzet Paşanın savaş için uygun mevsim olmadığını, askeri koşulların yetersiz olduğunu belirtmesine rağmen Enver Paşa kararlıydı ve hazırlık safhasında hastaneleri dolaşmaya başlamıştı bile. 14 Haziran 1914 tarihinde hastaneleri gezerken Erzurum Valisini de yanına almış ve gördüklerinden suratı asılmıştı. Her yerde pislik, düzensizlik ve  yokluk  sırıtıyordu. Hastanenin durumu yürekler acısıydı. Koğuşlar pis ve kalabalıktı. Hastalar, yaralılar kucak kucağa yatıyorlardı. İyi bakılmadıkları ortadaydı. Enver Paşa, hastane sorumlusu olan doktor yarbaya hastalara iyi bakılmadığını azarlar bir biçimde söyledi. Dr. Yarbay “Sağlık malzemesinin az, ilaçların yetersiz olduğunu belirterek eldekilerle ancak bunların yapılabildiğin, eğer yetecek miktarda ilaç ve sağlık malzemesi verilirse, hastanenin kısa zamanda düzene kavuşturulabileceğini” anlatmıştı. Herkes Enver Paşanın yokluktan yakınan bu doktorun gönlünü almasını, ilaç ve malzeme konusunda ona umut vermesini beklerken o Hasan İzzet Paşaya dönerek “Bunu er olarak cepheye gönderin” demiştir. Hal böyle iken birçok raporda sağlık hizmetleri açısından her türlü hazırlığın yapıldığı ve bir o kadarının da yapılacağını belirten raporlar hazırlanıyordu.

Daha Sarıkamış’a yürüyüş başlamadan 26 Kasım 1914 akşam itibariyle 3. Ordu Sıhhiye Reisliği’ne Erzurum ve Hasankale’deki askeri hastanelerden gelen günlük rapora göre durum şöyleydi: Günlük gelen hasta sayısı         560, Hastalıktan ölen sayısı    29,Toplam hasta sayısı 6929. Bu süreç içerisinde memleketi kuşatan her türden mahrumiyet Edirne’de Kolera, Konya ve Musul’da Lekeli Tifo Bağdat’ta ise Veba kılığında vahim bir tablo arz etmekteydi. Enver Paşa bir hastane ziyaretinde, beşinci kez yaranmış olan bir ere yaklaşarak “Pazarlık ölünceye kadar” demişti.

5.Ekim.1914 tarihinde gelen raporlar; “Üçüncü Ordunun (150.000’den fazla mevcutlu) insan sağlığı ile uğraşacak sağlık teşhis ve teşkilleri Erzurum’daki sıhhiye deposunun desteği ile malzeme seferberliğini ikmal veya yeniden teşkile çalışılmaktadır” diyordu. Üçüncü Ordunun seferi kuruluşuna geçmeden önce mevcut hastaneleri şöyle rapor edilmekte idi: Askeri Merkez ve Mevki Hastaneleri: Erzurum, Erzincan, Trabzon, Van Muş, Giresun, Sivas, Samsun, Amasya, Diyarbakır ve Harput. Mahalli (Mülki) Hastaneler: Erzurum, Erzincan, Trabzon, Samsun, Elazığ ve Diyarbakır. Yabancı

Hastaneler: Merzifon ve Erzurum.

Bu hastanelerde askeri hekim sayısı çok azdı. Gelen raporlara göre Başkomutanlık Vekaleti Karargahı Sağlık Dairesi’nin yakın ilgisiyle emekli ve yedek subaylarla 243 olan hekim sayısı 425’e yükseltilmiştir. Erzurum’daki Mevki Hastanesi, Erzurum Müstahkem Mevki Komutanlığı’nın emrine verilmiştir. Erzurum’da iki seyyar hastane teşkil edilmiştir. Kolorduların seferi kuruluşundaki altı seyyar hastanenin üçü 18 Ekim 1914 tarihinde lağvedilerek, piyade tümenlerine birer seyyar hastane verilmiştir. Seyyar hastaneler oluşturulmadan evvel tümenlerde birer sıhhiye bölüğü vardı. Seyyar hastanelerin taşıma aracı dört tekerlekli öküz ve kağnı arabalarıdır. Yağan, Badicivan, Hertev köylerindeki hastanelere hekim ve eczacı gönderilmiştir. Kızılay harekete geçirilmiş Sivas’tan gelen yaylı arabalar Korucak’tan Erzurum’a hasta ve yaralı taşımaya hazırlanmıştır. Elazığ Kızılay Hastanesi, Darman’a gönderilmiştir. 29 Aralık 1914’ten itibaren depo taburları ileri hareket ettirilmiş. Teşkil edilen 14 deve kolu ile nakliyat arttırılmıştır. Yeni teşkil edilenlerle menzil kolu adedi 39’a yükselmiştir.

Bu raporlar sürekli olarak gidip gelirken hiç birisi gerçeği aksettirmemekte ve durum vahametini muhafaza etmekte idi: Henüz teşekkül etmekte olmakla 14 menzil nokta komutanlığından ancak Erzurum, Kelkit ve Bayburt nokta komutanlıklarına hekim verilebilmişti. Hiçbirisinde sıhhi malzeme ve teçhizat yoktu. Hasta, yaralı, güçsüz ve tedbil yaralıların geriye gönderileceği anayollar üzerinde sıhhiye istasyonları ve konaklar kurulamamıştı. Hasta nakliye araçları yoktu. Bu arada Ordu Sağlık Teşkilatı’nın savaşa hazır olduğu konusunda rapor yazan Ordu Sertabibi Albay Kemal Bey hastalık bahanesi ile Erzurum’dan ayrılmıştı. Gerçekte ordu sıhhiyesi harbe hazır değildi. İstanbul’dan gönderilen “harp paketi” (sargı malzemeleri içeren paket)asker sayısının çok altında kaldığı gibi, bunların büyük bir kısmı da yollarda kalmış ve askerin eline ulaşmamıştı.

Harekatın başlangıcında tüm hazırlıklar 3 gün sonra Sarıkamış alınacak inancı ile yapıldığı için cephedeki tüm sağlık hizmetleri inanılmayacak kadar yetersiz idi. Yıllar sonra Sağlık Daire başkanı olan 91. Alay, 2. Tabur Tabibi Derviş Kuntman yayınlanın anılarında anlatıyor:  25 Aralık’ta  (1914) Pertek sırtlarına tırmanıyoruz. Sıhhiyecilerle beraber bende taburu takip ediyorum. Birkaç neferin yaralanmış olduğunu gördüm. Hepsini sardım ve boyunlarına işaret takarak aşağı inip şoseyi takiben Oltu’ya gitmelerini tembih ettim. Bunlardan birisi çok iyi tanıdığım bir onbaşı idi. Kurşun tam göğsünden girmiş, arkasından çıkmıştı. Kurtulacağından emin değildim. Boynuna ağır yaralı etiketi takarak geriden bizi takip etmesi icap eden Sıhhiye Bölüğüne emanet ettim. Yanından ayrılırken onbaşı: ” Aman doktor beni bu dağ başında bırakma, şoseye indir” diye yalvardı. Bende bu kahramanın son arzusunu yerine getirmek için 4 neferle sedye içinde şoseye indirdim. 29 Aralık’ta mevzii taarruz yapıyorduk. Elimize geçen  beş-on neferi hücuma kaldırıyorduk. Ruslar mukavemet ediyor, top mermilerini ormanın içine savurup duruyorlardı. Bu esnada yakınımızdaki bir neferin bacağının obüs parçasıyla ağır surette yaralandığını gördüm. Hava o kadar soğuktu ki hiçbir cerrahi aleti tutarak müdahale yapmak mümkün değildi. Koştum hemen sardım, nakledecek vasıtam olmadığı için neferi olduğu yerde bıraktım. Tesadüfen oradan geçen Hafız Hakkı paşaya hitaben: “Bu neferin yarası ve hali çok ağırdır, geriye gönderecek bir vasıtam yoktur, ne yapayım” dedim. Cevap olarak  “Şimdi Sarıkamış’ı alırız. En yakın yer orasıdır” dedi. Görünüşe göre; -25 derecede, çaresizlik içinde olan bir hekimin, bir kolordu komutanına yaptığı konuşma, askeri teamülleri aşmaktadır, fakat ordu komutanının verdiği cevapta ise hiçbir mantık yoktur.

Aralık ayının son günlerinde ortaya çıkan tablodan panik içinde olan Enver Paşa’da artık muhakeme hataları yapıyordu. “Kızılkilise ve Bardız’da ağır yaralılar için hastaneler açılacak, hafif yaralılar İd ve Erzurum’a gönderilecek” derken  sağlam insanların yollarda donarak can verdikleri bu ortamda ağır yaralıların Kızılkilise ve Bardız’a nasıl gönderileceğini, at arabalarıyla bile yola çıkanların kaçta kaçının oralara varabileceğini hesaplayamıyordu. Daha sonra hafif yaralılardan medet umuyor, onları ulaşım kollarında görevlendiriyordu. Ulaşım kollarında her ere iki, en fazla 3 yük hayvanının yönetimi verilmişken, bu sayı hafif yaralılar da Enver Paşa’nın emri ile beşe kadar çıkabilmekteydi.  Yani yaralılardan daha çok işi bekleniyordu. Çaresizlik Enver Paşa’yı öyle bir bunalıma sokmuştu ki tüm düşünce sistemi sarsılmış, birbirine zıt ve tutarsız emirler vermeye başlamıştı. Emrin bir bölümünde hafif yaralılara görev veriyor, başka bir bölümünde ise “Hafif yaralılar Erzurum’a gönderilecektir” derken kuşkusuz onların 10 günlük yolculuk sırasında kurda kuşa yem olacaklarını düşünemiyordu.

İhtiyat Süvari Tümen Komutanı, Albay Aziz Samih İlter hatıralarında şunları anlatıyor: Köprüköy’den Hasankale’ye geliyordum. Yolun hali tarife değer; kar yağmaya başlamıştı, her  taraf donmuş, yolun üstü arabalar, hastalar, deve ve mekkarelerle yolun iki tarafı da bunların ölüleri ile doluydu. Hasankale’de bulunan 4000 adet hastaya bakacak sadece bir doktor mevcuttur: Dr. Rıfkı Ali bey. Hastaneler kafi değil açıkta kalanlar bile vardır. Hastanenin önünde sedye içinde ölmüş bir jandarma neferi duruyordu. Doktor diyor ki: “Bütün bu hastalara bakıp teşhis ve tedavi değil, hepsine bir bardak su vermeye bile yetişilemiyor”. Kağnılarla bu mevsimde hasta ve bilhassa yaralı naklini görmek insanın  yüreğini parçalıyor. Sağları bile donduran Deveboynu’ndan, bunların geçip Erzurum’a gitmeleri bir mucizedir.

Dr. Derviş Kuntman hatıralarında şunları not etmiştir: 17 Şubat 1915, İd kasabasında hastane açıldığını duydum ve yakın olduğu için gidip görmek ve arkadaşlarımla görüşmek istedim. Havanın soğuk ve her tarafın don olduğu bir günde hastanenin kapısı önünde büyük bir vurgun arabası içinde birbiri üstüne yığılmış bir sürü cenaze gördüm ve şaşırdım kaldım. Hastanedeki doktorlar çaresizlik içindeydiler, her taraf buzdan taş kesildiğinden, mezar kazdırıp ölüleri (şehitleri) defnetmek mümkün olmamıştı. Bu feci vaziyet karşısında içeriye giremedim ve ayakta arkadaşlarımdan telefatın pek çok olduğunu, Erzurum’da yüz kadar doktor öldüğünü, hatta Ordu Komutanı Hafız Hakkı Paşanın da tifüsten vefat ettiğini teessürle öğrendim. Dr. Kuntman hatıralarında kendisinin ayakta kalabilmesini de Balkan Harbi’nde tifüse yakalanıp bağışıklık kazanmasına bağlıyor. Bu dram esnasında yaşamını kaybeden sağlık personelinin isim listesi Prof. Dr. İlter Uzel tarafından derlenmiş olup Erzurum Askeri Çakmak Hastanesi’nde yer alan bir abide üzerindeki mermer plaketlerde ölümsüzleştirilmiştir. Ortaya çıkan sonuç şöyledir: 132 doktor, 25 eczacı, 1 diş hekimi, 7 tabip muavini (stajyer doktor-tıp öğrencisi) olmak üzere toplam 165 sağlık personeli yaşamını kaybetmiştir. Bu grup içerisinde 21 Rum, 15 Ermeni, 1 Yahudi sağlık personelinin bulunması Osmanlı’nın o günkü mozaiğini yansıtmaktadır. “Tabib Muavini” ünvanı ile gönüllü olarak savaşa katılan ve hayatını kaybeden 7 Tıp öğrencisinin isimleri de bu mermerler üzerinde hüzün verici bir şekilde yer almaktadır.

Bu sırada sağlık personellerine Sağlık Müfettişi Dr. Süleyman Numan Paşa’dan bir telgraf gelir:

Tifüs atlatan tıp elemanları bünyece zayıf düşmüş ve moralce çöküntüye uğramış oldukları için temiz, savaş çalkantısından uzak, güneşli yerlerde dinlenerek, kısa sürede eski sağlıklarına ulaşabilirler. Bu amaçla ilgili personelin İstanbul’a gönderilmesi ve yerlerine yeni doktorlar getirilmesi planlanmıştır.

Bilginize,

Prof. Dr. Numan Paşa

Hasankale ve Erzurum Askeri Hastaneleri’nde bulunan doktorların ortak bir karar olarak verdikleri cevap çok kahramancadır:

“Erzurum ve Hasankale’ye gelen her doktorun tifüse yakalanması kaçınılmazdır. Ülkenin büyük özverilerle yetiştirdiği doktorlarını ölümün kucağına atmak doğru değildir. Tifüs geçirerek bağışıklık kazanan bizler için artık tehlike yoktur.

Bizler burada kalmaya razıyız.”         

Bu savaşa başlanırken  söylenen manilerin;

Allahuekber kar dağı,
Mübarek şehit yatağı,
Allahuekber diye söndü,
Doksan bin evin ocağı.

şeklinde biteceği kimsenin aklına gelmemişti.

5. AYIN 3’Ü (53) DÜNYA ÇAY GÜNÜ OLMALI

DÜNYA ŞEMSİYE GÜNÜ BİLE VAR AMADÜNYA ÇAY GÜNÜ YOK!

Meyveli Tost Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

Kutup Ayısı Yüzme Günü

Söz Verme Günü

Z harfi Günü

Motivasyon ve İlham Günü

Kediler İçin ”Happy Mew Year”

Açık Büfe Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

 

Spor Hocası Farkındalık Günü

Tartılma Günü

55 km/h Hız Limiti Günü

Bilim Kurgu Günü

Meyveli Kek Fırlatma Günü

Uyku Festivali Günü

Çikolata Kaplı Kiraz Günü

Pipet Günü

Spagetti Günü

Dünya Kabartma Yazı Günü

Ivır Zıvır Günü

Hipnotizma Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

 

Pop Müzik Grafiği Çıkarma Günü

Kremşanti Günü

Kuş Günü

Fasulye Günü

Elma Ağacı Günü

Üç Kral Günü

Koca Kafalı Biblo Günü

İşte Göster ve Anlat Günü

Neşe Bahçesi Günü

Köpük Banyosu Günü

Dünya Devir Günü

Baklava Deseni Günü

Statik Elektrik Günü

Kayısı Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

 

Masanı Temizleme Günü

Saksı Çiçeğine Minnettarlık Günü

Enerji Masrafını Azaltma Günü

Tuhaf İnsanlar Günü

Bitter Çikolata Günü

Süt Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

 

Acıbadem Kurabiyesi Günü

Hayallerini Gerçekleştirme Günü

Plastik Ördek Günü

Çıkartma Günü

Başkasını Suçlama Günü

Kuşkucular Günü

Uluslararası Uçurtma Günü

Evini Düzenleme Günü

Ev Hayvanını Giydirme Günü

Sıcak Pastırmalı Sandviç

Şapka Günü

Çilekli Dondurma Günü

Hiçbir Şey Günü

Uluslararası Sıcak ve Baharatlı Yemek Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

 

Teleferik Günü

Mucit Çocuklar Günü

Winnie The Pooh Günü

Eşanlamlılar Sözlüğü Günü

Patlamış Mısır Günü

Teneke Kutu Günü

Kamera Kaydetme Günü

Penguen Farkındalık Günü

Peynir Severler Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

 

Sincaplara Minnettarlık Günü

Uluslararası Eşofman Altı Günü

Sarılma Günü

Granola Bar Günü

Kedinin Sorularına Cevap Verme Günü

Hayatı Kutlama Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

 

 

Acı Sos Günü

Turta Günü

Ayağını Ölçme Günü

El Yazısı Günü

Fıstık Ezmesi Günü

İrlanda Kahvesi Günü

Avustralya Günü

Dünya Coğrafya Günü

Uluslararası İşte Eğlenme Günü

Çikolatalı Kek Günü

Veri Gizliliği Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

 

Tohum Takası Günü

Huysuzlar Günü

Yap-Boz Günü

Özgür Düşünceliler Günü

Mısır Cipsi Günü

Kruvasan Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

 

Nutella Günü

Meteoroloji Uzmanı Günü

Lame Duck Day

Komşularına Bütün Parmaklarını Salla Günü

Bir Arkadaşına Kart At Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

 

 

Opera Günü

Gül ve Zengin Ol Günü

Güvenli İnternet Günü

Diş Ağrısı Günü

Pizza Günü

Küvette Okuma Günü

Şemsiye Günü

Beyaz Gömlek Günü

Gitarını Dışarı Çıkart Günü

Bir Arkadaş Edin Günü

Darwin Günü

Dünya Evlilik Günü

Bilgisayarını Temizle Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

 

Farklı Bir İsim Kullan Günü

Hayvan Hırsızlığı Farkındalık Günü

Uluslararası Kitap Bağış Günü

Sevgililer Günü

Hipopotam Günü

Bekarların Farkında Olma Günü

İnovasyon Günü

Memnuniyetsiz Birine İyilik Yap Günü

Badem Günü

Dünya İnsan Ruhu Günü

Şarap İçme Günü

Pil Geri Dönüşüm Günü

Pluto Günü

Evcil Hayvanını Sevme Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

 

Kelepçe Günü

Mütevazi Olma Günü

Köpeği Yürüyüşe Çıkarma Günü

Margarita Günü

Dünya Düşünme Günü

Dünya Yoga Günü

Tenis Oynama Günü

Dünya Barmen Günü

Sakladığın Şişeyi Bu Gece Aç Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

 

Hikaye Anlatma Günü

Kutup Ayısı Günü

Çilek Günü

Diş Perisi Günü

Çikolatalı Sufle Günü

Rastgele Kibarlık Günü var ama Dünya Çay Günü yok.

Dünyada sudan sonra en çok içilen çayın da artık bir günü olsun.

5 Mayıs, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde çay sezonunun açıldığı ayın 3’ünü, Dünya Çay Günü olarak kutlayabiliriz.

Ülkemizde çay demek Rize, Rize Demek de çay demektir. Bu sebeple Rize’mizin plakasını da simgelemesi açısından, 5. Ayın 3’ü en uygun tarih olacağı kanaatindeyim. Elbette konuyla ilgili bütün kurum ve kuruluşlar; başta Çaykur, Rize Belediyesi, ilçe belediyeler, Rize Valiliği ve ilçe kaymakamlıkları ile sivil toplum örgütleri ile halkın konuyu sahiplenmesi gerekir.

Haydi o zaman, Mayısın üçünde, “Dünya Çay Günü” nü kutlama hazırlıklarına başlayalım. Bu günün, çayın tanıtımına büyük katkı sağlayacağı inancındayım.

Şimdiden hayırlı olsun.

Ceyhun KALENDER

HAYDİ KIYAMET KOPARALIM

Mili Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk, dilimize yeni bir deyim kazandırdı: “Kıyamet koparmak…”

Daha doğrusu, var olan bir deyimi çok yerinde kullanarak daha etkin ve güncel bir hale getirdi. Ancak, kıyamet koptu mu, diye sorarsanız, maalesef sarsıntısını bile hissedemedik. Ama eğitim adına, ülkemiz adına hala ümidimizi taşıyoruz. Taşımak zorundayız.

Evet, kıyamet koparmak… Yolunda gitmeyen işleri düzeltmek, üzerine ölü toprağı serpilmiş insanları uyandırmak, raydan çıkmış insanları ve kurumları rayına oturtmak için, büyük Türkiye’yi inşa etmek için bir kıyamet koparmak gereklidir. Yoksa normal şartlarda, kurumların zayıfladığı ve tek tipleştiği, kurumları işgal edenlerin de rehavet, şımarıklık ve aç gözlülükle hareket ettiği bir sistemde, bir arpa boyu bile yol alınamaz.

Dolayısıyla bir işi başarabilmek için önce düşünmek, fikir üretmek, en önemlisi de fikirleri eyleme dökmek gerekir.

Etkili, taviz vermeden, adil, haksızlıklardan hesap sorarak, Milli Eğitimin üzerine bir karabasan gibi çöken sendika ve yapıları bertaraf ederek, baskı ve yıldırmalara boyun eğmeden… Eğer samimiyseniz, bunları yaparak gerçek anlamda bir kıyamet koparabilirsiniz. Gücünüz, iradeniz yeterli olur mu, bilemiyorum!

Aslında ‘kıyamet koparmak deyimi’ sadece Milli Eğitim için kullanılabilecek bir söz değildir. Ülkenin genel durumu, yaşadığınız mahalle, köy, şehir, kurum… Her neyse… İnsanlık adına, ülkeniz adına beklentileriniz, kaygılarınız varsa bir kıyamet koparmak sizin de hakkınız. Hatta göreviniz de diyebiliriz.

Mesela yaşadığın şehir için bir kıyamet koparmak gerekir mi? Evet, bir vatandaş olarak önceliklerimizden biri de bu olmalıdır. Şahsen bir devlet memuru olarak, yaşadığım şehirde daireler, arsalar, iş yerleri sahibi olamayacağıma göre, beklentim daha temiz, daha düzenli, huzurlu bir şehirde yaşamaktır. Öncelikle bunun için bir kıyamet koparabiliriz.

Elbette öyle çok kolay da değildir kıyamet koparmak. Siyaset, konjonktür, menfaatçiler ve varsa sizin menfaatleriniz, iş bilmezler, kralcılar, dalkavuklar her zaman en büyük engel olarak karşınızdadırlar. Demokratik olan girişimleriniz, anti demokratik ve çıkarcı bir anlayışla engellenir; siz de ülkenin bekasına, toplumun birlik-beraberliğine zarar vermekle suçlanabilirsiniz.

Mesela, dolgu alanları ve sokaklar işgal ediliyor, derseniz işgalcilerin hedefi olabilirsiniz. Kamu arazileri yağmalanıyor, sit alanları imara açılıyor derseniz, belediyelerin hedefi olabilirsiniz. Sokaklar çok kirli, çevre düzenlemesi yok, yapılaşma çok berbat, mimari ve estetikten anlayan yok, derseniz siyasilerin hedefi olabilirsiniz. Sokakta insanlar birbirine saygı duymuyor, şehirde yaşama kültürü yok, derseniz magandaların hedefi olabilirsiniz. Çevre konusunda duyarlı olalım, çevreyi, insan yaşamını tehdit eden yapı ve faaliyetlere karşı duralım, derseniz “yatırım yapılmasını istemiyor” bahanesiyle toplumun belli kesimlerinin hedefi olabilirsiniz.

Biliyorum, bu şartlarda mesafe almak kolay değil. Ama olsun!  Bu amaçla yola çıktığında, bir arpa boyu bile mesafe alabilirsen amacına ulaştın demektir.

En azından asalak olarak yaşamadığın için, menfaatçilerin yanında olmadığın için, yüreğinin sesini dinleyerek doğrunun yanında olduğun için onurlu ve mutlu bir yaşam sürersin. Çocuklarına da, hiçbir zaman eziklik hissetmeyecekleri onurla taşıyacakları bir miras bırakmış olursun.

Öyleyse niye duruyoruz ki? Çocuklar için, gençler için, daha iyi bir eğitim için, daha sağlıklı bir çevrede yaşamak için, haksızlıklara ve yolsuzluklara engel olmak için, çocuk istismarına dur demek için, insan hakları için, gelişmiş bir demokrasi için, ülkemizin geleceği için ve insanlık için…

Haydi, bir kıyamet koparalım.

Ceyhun Kalender

BEKA SORUNUMUZ

Bir ülke için beka sorunu, özellikle Anadolu gibi birçok medeniyetin hüküm sürdüğü, birçok medeniyet mirasçısının da hak iddia ettiği bir coğrafyada yaşayan bir toplum için, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

Bu sebeple iktidara gelen bütün siyasi partiler ile devletin ilgili diğer kurumları, ülkenin güvenliği ve geleceği konusunda kendilerince tedbir almışlardır.

Ancak beka sorunu veya beka algısı, siyasi iktidarlara ve zamana göre değişmiştir. Yine bu algı, siyası partilerin kendi geleceklerini garanti altına almak, tabanlarını konsolide etmek için kullandıkları bir araç haline dönüşebilmiştir.

Bu sebeple “milli beka” veya “beka sorunumuz” derken içinin doldurulması gerekir. Yoksa içi doldurulmayan “milli beka” söylemi, insanları çok da tatmin etmeyebilir.

Bu sebeple, bu söylemin içini doldurmak için; gençlere iş, daha iyi eğitim imkanı, daha iyi sağlık imkanı, yaşanabilir bir çevre, temiz ve düzenli şehirler, adalet, liyakat, üretim, yüksek teknoloji, tarımda dışa bağımlılıktan kurtulma, kendi silah sanayiine sahip olma, dış siyasette kararlı duruş, insan hakları ve demokrasi, mutlu insanlar, Atatürk İlke ve İnkılaplarına bağlılık, terör örgütlerine sıfır tolerans, toplumu kamplaştırmamak, farklı düşünenleri ötekileştirmemek, kadın ve çocuk haklarına önem vermek temel ilkeler olmalıdır.

Bu ilkelere bağlılık, “beka sorunu”muzu büyük ölçüde garanti altına alacağı düşüncesindeyim.

Ceyhun KALENDER