RİZE’NİN SEÇİMİ

RİZE’NİN SEÇİMİ

Seçime 12 gün kaldı. Büyükşehirlerde yarış tüm hızıyla sürerken Rize’de birkaç ilçe dışında geçen yıllara nazaran seçim atmosferine henüz girilebilmiş değil. Ağır ekonomik kriz nedeniyle vatandaş adeta burnundan soluyor, dokunan bin ah işitiyor. Öte yandan seçimi var olma-yok olma meselesine dönüştürüp, işsizliği, yoksulluğu, hayat pahalılığını unutturmaya çalışan iktidar cenahında ittifak partileri arasında tam bir uyum olmadığı görülüyor. Cumhurbaşkanı’nın baba ocağında aday çıkarmamasına rağmen MHP, il merkezinde belediye meclisi için aday liste çıkardı. Çayeli, Derepazarı ve İkizdere gibi ilçelerde ise belediye başkanlığını kazanabilecek şekilde iddialı adayları var.
67 bin seçmeni olan il merkezinde Ak Parti’nin belediye başkanlığını kaybetmesi gibi bir sürpriz beklemek hayalcilik olur ama belediye meclisinde ilginç sonuç beklenebilir. Ak Parti’nin başkan adayı Rahmi Metin, sevilen, halkla ilişkileri sıcak ve sempati ile bakılan bir isim ve Ak Parti’nin gösterebileceği en uygun adaydı. Geçmişte il genel meclisi başkanlığı yaptığı 10 yıla yakın süreçte hiçbir şaibeye adı karışmamış, alengirli işlere girmediği için partisinden ihraç edilme noktasına dahi gelmişti. Metin’in kişisel olarak bakıldığında temiz bir geçmişe sahip olması, liyakat esaslı adil bir yönetim ortaya koyabilmek için yeter şart değil. Çünkü, Rize Belediyesini belediye başkanından çok, kendi istekleri doğrultusunda kararlar alıp uygulayan müteahhitler yönetiyor. Belediye halkın belediyesi olmaktan çıkmış, müteahhitlerin belediyesi haline gelmiş durumda. Rahmi Metin belediye başkanı seçilecek ama şehr-ül emin olabilmesi, belediye başkanlığı yapabilmesi, Rize Belediyesini halkın belediyesi haline getirebilmesi imkansız. Bu durumda partisi ile ipleri koparması gerekecek ki, partisi onu ihraç ettiğinde bile kendisine yapılan haksızlığa ‘eyvallah’ deyip bir kenarda sıra bekleyen birinden böyle bir yönetim anlayışı beklemek fazla iyimserlik olur. Nitekim, belediye meclisi aday listesine baktığımızda yüzde 50’sinin 2014’te Kasap’ın listesinden seçilenler olduğunu, Rahmi Metin’in birkaç iş ortağı ve yakın arkadaşı dışında listeye müdahil olamadığını görüyoruz. Aynı meclis üyeleri ile farklı bir yönetim pek mümkün görünmüyor.
Ak Parti dışında ittifak ortağı MHP ile birlikte CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi yüzde 10’u geçerek meclise girme mücadelesi veriyor. Barem, 5 bin 500 – 6 bin olacak gibi. Bu seçimde 5 partili, renkli bir belediye meclisi tablosu ortaya çıkabilir.

AK PARTİ KRİZ İÇERİSİNDE

Ak Parti ülke genelinde yaşadığı yönetememe krizini Rize’de de fazlasıyla yaşıyor. Aday belirleme sürecinde, listelerin oluşturulmasında doğrudan müdahil olan Milletvekili Muhammed Avcı ve onun il başkanı İshak Alim, kaybedilecek her belediyenin sorumlusu olarak başarısızlığın faturasını ödeyecekler. Gittiği ilçelerde küskünlerin tepkisinden bunalan Avcı, önceki gün sosyal medya hesabından sıkıntısını ifade etti. Adaletle davrandığı için bazılarının memnun olmadığını ifade eden Avcı, ne olursa olsun adaletten ayrılmayacağını söylüyor. Adaletsizliğin odağı haline gelmiş olan Ak Parti’de Avcı’nın adalet vurgusu ne kadar karşılık bulur, kaybedilen belediyelerin sorumluluğunu ne kadar hafifletir, bilinmez.

AK PARTİ’NİN SIKINTILI OLDUĞU İLÇELER

Fındıklı ile Ardeşen’i CHP, Derepazarı ve İkizdere’yi MHP’nin kazanma şansı yüksek. Çamlıhemşin’de de bağımsız aday iddialı. Çayeli ilçesi ve Muradiye beldesinde de MHP iddialı şekilde seçime gidiyor. Kalkandere’de ise Saadet Partisi 2014’te olduğu gibi yeni bir sürprize hazırlanıyor.

Ağır ekonomik krizle bunalan vatandaş, ülkeyi yok olmanın eşiğine getirmiş olan Ak Parti’ye “Buyur, yok etmeye devam et” demeyecek gibi görünüyor.

Vatandaş devlete güven duymalı

Deniz Varlı                  @ajansrize

Emniyet Müdürü Altuğ Verdi… İl Emniyet Müdürü olarak çok genç, 46 yaşında dün makamında bir polis memurunun silahından çıkan kurşunlarla hayatını kaybetti. Olayda yaralanan Personel Şube Müdürü Ercan Polat ile Müdürün koruma polisi Yiğit Can Köksal’ın hastanede tedavileri sürüyor. Rize Devlet Hastanesinde ameliyat edilen Polat, hayati tehlikeyi atlatamadı, bugün RTEÜ Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edildi. Olay ülkede büyük üzüntüye neden oldu.

Cinayeti işleyen trafik polisi 38 yaşında ve iddiaya göre Derepazarı’nda tek başına görev yaptığı için RTEÜ’deki öğrenimine devam etme imkanından yoksun kalıyor. Bu nedenle daha fazla trafik polisiyle dönüşümlü olarak görev yapma imkanı olacak il merkezine tayinini istiyor. Bu talebini iletmek üzere randevu alıyor. Dün saat 14.30 sularında, silahını ve telefonunu özel kalemde bırakan Polis Memuru İsmail Hakkı Sarıcaoğlu, Emniyet Müdürü’nün makamında Personel Şube Müdürü Ercan Polat ve İl Emniyet Müdürü Altuğ Verdi ile görüşüyor. Polis Memuru makamdan çıkıyor, özel kalemden silahını ve telefonunu alıyor. Çıkışa giden merdivenlere yönelmeyip koşarak tekrar makam odasına giren memur, silahını ateşliyor, Müdür Verdi ile Şube Müdürü Polat’ı yaralıyor. Silah seslerini duyan koruma polisi Yiğit Can Köksal silahla karşılık veriyor. Hem saldırgan polis memuru hem koruma polisi bacaklarından yaralanıyor.

Yaralılar hastaneye götürülüyor. Kısa süre sonra Emniyet Müdürü Altuğ Verdi’nin hayatını kaybettiği bildiriliyor. Şube Müdürü Ercan Topal ise ameliyat sonrası henüz hayati tehlikeyi atlatabilmiş değil.

Saldırının, il merkezine tayin isteyen polis memurunun talebinin karşılanmaması nedeniyle işlendiği söyleniyor.

KOMPLO TEORİLERİ DEVREDE

Elbette hemen devreye komplo teorisyenleri giriyor. Kimileri olayı FETÖ’ye bağlarken, akıllara durgunluk verecek, kafaları karıştıracak uluslararası bağlantılar, kim olduğu belirsiz hesaplardan atıldığı iddia edilen tvitler havada uçuşmaya başladı. Soruşturmayı sürdüren savcının, polisin bunları değerlendirmesi, araştırması, gerçek nedeni ortaya çıkarmak için kuşku ile yaklaşması normaldir ama vatandaşların her olayda komplo teorileri geliştirmesi, her işi bir başka yere bağlaması, aslında öyle değil şöyle diyip işin içine derin derin bağlantılar, kurgular sokması hiç sağlıklı değil. Toplumsal bir kafa karışıklığına doğru hızla sürükleniyoruz. TV ve gazetelerden milletin üzerine sürekli komplo teorileri boca edilmesi, elbette toplumun akıl sağlığını korumasının önünde ciddi bir engel olarak duruyor.

Ne vatandaş devlete güveniyor ne devlet vatandaşa!

Sorunumuz burada kilitleniyor; ne devlet vatandaşa güveniyor, ne vatandaş devlete… Esasında her işin altında başka derin komplolar aranması, vatandaşın devlete güven duymamasından kaynaklanıyor. Aydınlatılamayan faili meçhul cinayetlerin, devletin vatandaşlara karşı sert tutumunun, sosyal paylaşımları nedeniyle binlerce kişinin gözaltına alınıp tutuklanmasının, protesto gösterilerinde polisin orantısız güç kullanmasının, karikatürlerin, esprilerin dahi terör destekçiliği olarak kabul edilmesinin, siyasetçilerin, gazetecilerin hapse atılmasının, ifade özgürlüğünün alabildiğine kullanılabilmesine olanak sağlamak yerine, ifade özgürlüğünü sınırlayıcı uygulamalar yapılmasının, vatandaşın devlete olan güvenini azalttığını söyleyebiliriz.

Bu yazıda komplo teorisi okumayacaksınız, bazı gerçekleri anlatmak istiyorum. Polis memurlarının günlük normal mesaisi çoğu yerde 12 saat, zaman zaman 24 saate kadar mesai yaptırılıyor. Özellikle siyasi parti mitinglerinde, Cumhurbaşkanı ile bakanların gezilerinde kilometrelerce uzaktan otobüslerle getirilip götürülüyor, gittikleri yerde birkaç gün iptidai koşullarda konaklıyor, saatlerce uykusuz bırakılıyor, yeme içme, tuvalet gibi ihtiyaçlarını dahi karşılamakta sıkıntı yaşıyorlar. Toplumsal olaylarda bir yandan amirlerinin sertliğe yönelten baskısını, bir yandan vatandaşlarla karşı karşıya gelmenin psikolojik baskısını hisseden polis memurları, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabiliyor. Bunun ezikliğini yaşıyor, depresyona giriyor, adeta canlı bomba haline dönüşüyor, elinde silahıyla…

Çalışma koşulları iyileştirilmeli

Polis olarak göreve başlatılacakların psikososyal testlerden geçirilmesi, görevde olanlara periyodik olarak bu testlerin uygulanması, ek gösterge, fazla mesai, mesai saatleri gibi konularda sıkıntılarının giderilmesi, polislerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, amirlerinin de polis memurlarına karşı insani tavır takınması, hakarete varan söylemlerden kaçınmaları gerekir.

Dünkü elim olaydan herkes ders çıkarmalıdır. Ülkemizin bu şekilde zıtlaşarak, kutuplaşarak, toplumsal duyarlılıkları kaşınarak iyi bir yere varamayacağını görmek durumundayız.

Bu ülkenin ve kaynakları sömürülen bütün ülkelerin işçisi, memuru, esnafı, emeklisi, işsizi nasıl kapitalizmin postalları altında eziliyorsa, polisi, özellikle sokakta, karakollarda görev yapan polisi de aynı şekilde ezilmektedir. Polis, halkın huzuru ve güvenliği için çalışır, öyle olmalıdır. Bunu vatandaş da polis de zaman zaman unutuyor, hatırlatması bizden…

GENÇLİĞE BAK’AMAYAN ÇAYKUR’A BAK’AR OLDU!

İmdat Sütlüoğlu’nun istifasının istenmesi ile Genel Müdürlük görevine 5 ay vekalet eden Genel Müdür Yardımcısı Yusuf Ziya Alim’in 4 Mayıs 2018’de başlayan görevi, 15 Ekim’de eski Genel Müdür Ekrem Yüce’nin yeniden bu göreve atanmasıyla sona ererken, Alim yeniden Genel Müdür Yardımcılığı görevine döndü. Yusuf Ziya Alim, AKP Rize İl Başkanı İshak Alim’in ağabeyi. Çaykur’da hızla yükselip Genel Müdürlüğe kadar terfi etmesinin bu akrabalık ilişkisi ya da AKP’ye yakınlığı ile ilgisi var mı bilmiyoruz.

İL BAŞKANININ AĞABEYİ OLMASI LEHİNE Mİ ALEYHİNE Mİ?

Görev yaptığı 5 ay 10 günlük süre zarfında akıllarda kalan iki önemli olay yaşandı. Birincisi; henüz göreve geldiğinin ilk günlerinde yaptığı basın toplantısında verdiği dikkat çekici bilgiler… Alim, İmdat Sütlüoğlu’nun aylarca allayıp pulladığı, Japonya ile ortaklaşa yürüttüklerini belirttiği, kanser hastalığının ilacı olarak lanse edilen JP53 adlı bir proje ile Çaykur’un ilgisinin bulunmadığını açıkladı. Böylece, Sütlüoğlu’nun kamu kaynaklarını aktardığı kimi basın mensupları ile ortaklaşa olarak uydurduğu JP53 projesi ile kanser hastalarının umudunu birlikte istismar ettikleri, ülke ve bölge kamuoyunu birlikte yanılttıkları ortaya çıkmış oldu.

Bir diğer olay ise ‘haydi çık işin içinden’ dedirtecek cinsten. Çaykur’daki derin kulislere göre; Yusuf Ziya Alim Genel Müdür olarak atandıktan kısa süre sonra bölgenin yabancısı olmayan Gençliğe Bak’an kişi tarafından aranır, arayan kişi dostlarına dağıtmak üzere bir miktar hediye çay -yaklaşık 10 bin TL tutarında- ister. Bakan’ın bu gayrimeşru isteği karşılanır ve çaylar adrese teslim edilir. 24 Haziran sonrası Bakanlık koltuğunu kaybeden Genç siyasetçi, bu kez 40 bin TL tutarında hediyelik çay talebinde bulunur. Ne var ki, Bakanlık koltuğundan inmesinden midir, yoksa tüyü bitmemiş yetimin hakkını koruyup kollama hassasiyetinden midir bilinmez, bu istek Genel Müdür Vekili Yusuf Ziya Alim tarafından karşılanmaz. Bunun üzerine Alim’i arayan Gençliğin eline Bak’tığı kısa süre öncesinin kudretli Bakanı, neden isteğinin karşılanıp çay verilmediğini sorar. “Efendim, ben size çay vermedim değil, veremedim. Kimin malını kime vereyim?” diye cevap alan genç, dinamik ve yakışıklı Bakan “Sen burada vekilsin, bu durumu değerlendirip gereğini yapacağım” diye tehditler savurur. Geçtiğimiz Ekim ayında Ekrem Yüce’nin atanmasıyla Yusuf Ziya Alim yeniden Genel Müdür Yardımcılığı görevine döner. Yüce, bu görevde sadece 44 gün kalır; AKP’den Sakarya Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan Yüce’nin istifası ile bir kez daha boşalan Çaykur Genel Müdürlüğü koltuğuna oturacak kişi için bu eski bakanın devrede olduğunu, mikromilliyetçiliği de elden bırakmadan Alim’in atanmaması, bir başka genel müdür yardımcısı olan Süleyman Pınarbaşı’nın atanması için konuyu özellikle takip ettiğini duyuyoruz. Yusuf Ziya Alim’in, Beytülmal’a uzanan el Bakanın eli olunca farklı, Bakanlıktan ayrılanın eli olunca farklı hassasiyet taşıması ayrıca tartışılması gereken bir konu olsa da; böyle bir dönemde iktidar cenahından gelen gayrimeşru bir talebi geri çevirebilmesi, üstelik iktidar partisinin il başkanının ağabeyi olarak hiç de kolay olmasa gerek.

Biz yine de “Gelecekte bir gün kamu malları üzerinde 80 milyon insanın hakkı olduğunu yüreğinde hisseden ve buna uygun davranış gösteren liyakat esaslı bir kamu yönetimi anlayışı ülkemizde hakim olur mu” diye umudumuzu korumaya devam edelim.

***

NOT: Rize’den arayan bir dostum, Yusuf Ziya Alim’in istenen çayı, bedelinin alınması suretiyle gönderdiğini, bedelsiz olarak çay verilmediğini bildirdi.

Haberize olarak diyoruz ki, şeffaf yönetim gereği Çaykur’un muhasebe kayıtlarının incelenmesine olanak verilirse durum açıklığa kavuşur, kamuoyunu tatmin edici bir sonuç elde edilir… Sadece Bakan’a gönderilen çayların değil, harcamaların hangi kaynaktan, nerelere yapıldığı, hangi basın yayın organlarına hangi işler/projeler karşılığı hangi paraların ödendiği konusunda halkımız aydınlatılır…

İhtiyacımız Erdoğan’ın CHP’li versiyonu mu?

İHTİYACIMIZ ERDOĞAN’IN CHP’Lİ VERSİYONU MU?

İnce, Erdoğan’ın yerine tek adam rejiminin sahibi olsun diye aday yapılmadı. Referandumda ‘hayır’ diyen herkesin ortak noktası; demokrasinin yaşatılmasıydı ve bunun için Millet İttifakı kuruldu. Esasında doğru olan ittifaktaki tüm partilerin ortak tek adayla seçime girmesiydi. Ne var ki, Akşener ve hayattaki tek amacı CHP’nin iktidar olmasından çok kendisini CHP Genel Başkanı yapmak olan İnce, iktidar medyasının gazıyla beraber ortak adayı engellediler. CHP içinde, ülkede yaşanan adaletsizliklerden, tek adam rejiminden rahatsız olmayan ama ‘o gitsin ben geleyim, gücü ben kullanayım, kayırmacılığı, yağmalamayı ben yapayım’cı bir kesim var. AKP’nin din istismarı yaptığı gibi Atatürk istismarı ile geçinen bu kesim yargı ve TBMM denetiminin ortadan kaldırılmasından rahatsız görünmüyor; denetimsiz güç bizde olsun istiyor. Demokrasi olsun istemiyor, rantı biz paylaşalım istiyor.

CHP ve genel başkan Kılıçdaroğlu, Millet İttifakını, demokrasiyi kazanmak için kurdu, ortak aday olmayınca İnce tek adamlık yapsın diye değil, demokrasiye dönüşün Cumhurbaşkanlığını yapsın diye aday gösterildi. Ne var ki, kampanyanın ilk günlerinde “Cumhurbaşkanı yetkilerinin birçoğunu kullanmayacağım” diyen İnce, sonra sonra “Yetkileri neden kullanmayayım, tabii ki kullanacağım” diyerek, tek adam rejimini benimsediğini ortaya koydu.

Velhasıl, bize Erdoğan’ın CHP’li versiyonu olan İnce değil, “kaynakların yağmalanmasını önleyecek, yoksulluğu, bitirecek, herkesin insan hak ve hürriyetinin teminat altına alındığı, adaletin tesis edildiği, Meclis denetiminin etkinleştirildiği bir ülke istiyoruz, bu anayasa ile ülke yönetilmez, demokratik anayasa yapacağız” diyebilenler lazım.

Evet, CHP’de değişim muhakkak gerekiyor ama Genel Başkan değiştirmekle sağlanacak bir değişim değil bu. Aslında değişim istiyoruz diyenlerin derdi partideki anlayış değişimi değil, parti aynı kalsın, genel başkan ve tepe yönetimi değişsin isteğidir. Partiye hiçbir katkısı olmayacağı gibi, Erdoğan’ın, Rusya’daki güdük, iktidarı rahatsız etmeyecek Jirinovski tarzı magazinel bir muhalefet oluşturma arzusuna hizmet eder.

CHP’de anlayış değişimini arzu eden belki de tek kişi Genel Başkan Kılıçdaroğlu ama parti örgütlerini kuşatmış olan siyaset tüccarları bu değişime direnerek genel başkan değiştirmeye çalışıyor. CHP’de değişime; kendi ilinde/ilçesinde sürekli oy kaybeden ama sürekli genel başkan değiştirip kendilerini değişmeyi akıllarına getirmeyen il/ilçe başkanlarından başlanması gerekiyor.

Rize’de herkes CHP adayını bekliyor

24 Haziran baskın seçimine yaklaşık 1 ay kala MHP dışında adaylarını açıklayan parti yok. MHP’de sürpriz olmadı, adaylık için görevinden istifa eden İl Başkanı Serkan Birben ilk sıra adayı gösterildi.

Rize’de hemen herkes siyasete şu veya bu şekilde ilgi duyuyor. Evde, işte, sokakta sohbet konusunun başında siyaset geliyor. Rize’de herkes şu sorunun cevabını arıyor: CHP kimi aday gösterecek?

“Acaba Ak Parti kimi aday gösterecek?” sorusunu pek fazla soran da yok merak eden de… Varsa yoksa CHP adayı kim olacak?

Bu, 16 yıl boyunca Rize’yi tulum çıkartan Ak Parti’nin 24 Haziran’da işinin çok daha güç olduğunun net göstergesi. Genel Başkanından köy temsilcisine kadar yorgunluğu ortada olan Ak Parti’nin Rize’de 1 vekil kaybetme pozisyonunda olduğu açık. 16 Nisan Referandumunda ortaya çıkan tablo bunu desteklerken, 4 partinin Millet İttifakı da ayrıca bir sinerji oluşturmuş durumda. Vatandaş, Ak Parti’nin kaybedeceği 1 vekili kimin alacağını merak ediyor. Rize’de 24 Haziran seçiminin heyecan uyandıran sorusu işte bu; CHP adayı kim olacak?

Bunu hep birlikte 21 Mayıs’ta öğreneceğiz.

Gül kimin adayı?

Türkiye seçimlere odaklanmışken iktidar ve iktidar medyası CHP’nin 15’liler hareketi ile sarsıldı, kimyası bozuldu. İktidara ikinci şoku, ‘Sıfır baraj ittifakı’ ile yaşatmaya çalışan muhalefete karşı iktidar bir cevap veremiyor. Barajı sıfırlayarak irili ufaklı tüm siyasi partilere TBMM’de temsil olanağı getirmeye çalışan CHP’ye karşı iktidar cephesi, kendini muhalif gören medya organları ve hatta CHP’nin kendi içindeki bazı kliklerin kişisel hırslarını devreye sokarak baltalamaya çalışıyor.

CHP’nin gerçekleştirmeye çalıştığı ‘Sıfır baraj ittifakı’nı gözlerden kaçırıp, çatı aday arayışı içinde Abdullah Gül’ün CHP adayı olacağı savını ortaya atarak CHP tabanında yarılmaya neden olmak istiyor. CHP içindeki ‘küçük iktidar’ heveslisi isimler de bu yarılmanın bayraktarlığını yapmakta bir sakınca görmüyor. Küçük iktidar peşinde koşanlar konuyu iktidarın istediği noktadan tutup tartışarak, parti içinde kendilerne yol açmaya çalışırken, ülkeyi hızla karanlık bir çukura yuvarlayan AKP iktidarının ekmeğine yağ sürüyor. CHP’nin önündeki aşması gereken engelin, parti içindeki iç çekişmelere kendini odaklamış bu hizipçilik olduğu anlaşılıyor. Bu azgın azınlık, iktidarın istediği çizgide hareket ederek iktidara nefes alma, toparlanma ve yeniden hücuma geçme fırsatı sağlıyor.

ABDULLAH GÜL KİMİN ADAYI?

Gelelim Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün adaylığı meselesine…

Gül’ün CHP’nin adayı olabileceğini ilk kez dile getiren isim Eski Genel Başkan Deniz Baykal’dı. Aylar önce canlı yayında bunun olabilirliği üzerine görüş beyan eden ilk kişi olan Baykal, Gül’ün ciddi bir alternatif aday olabileceğini belirtmişti. 

Ülkenin kavga gürültü ile değil, barış ve huzurla düze çıkması için olağanüstü çaba harcayan, demokrasinin yaşaması için fedakarlıktan kaçınmayan Kılıçdaroğlu, iktidarı rahatsız etmekle kalmıyor, iktidarın oyunlarını bozup oyun kurucu hale gelerek, CHP içindeki ‘küçük iktidar’ heveslisi bu grupları da çok rahatsız ediyor. Şimdi CHP içerisindeki bu Kılıçdaroğlu muhalifleri, Gül’ün adaylığını mevzu ederek Kılıçdaroğlu’nu yıpratmaya çalışıyor. Çünkü, Türkiye’de iktidarı değiştirmek yerine CHP’de iktidar olmak istiyorlar.

Oysa CHP’nin/Kılıçdaroğlu’nun yapmaya çalıştığı, parlamentoda çoğunluğu sağlayabilecek ‘Sıfır barajlı büyük ittifak’ı kurabilmek. Bakalım, Kılıçdaroğlu kendi muhaliflerine rağmen bunu gerçekleştirebilecek mi?

Perinçek’i anladık da Bahçeli’yi anlayamadık

Deniz Varlı
@AjansRize

PERİNÇEK’İ ANLADIK DA BAHÇELİ’Yİ ANLAYAMADIK

Eski adı İşçi Partisi olan, isim değişikliği ile Vatan Partisine dönüşen Parti’nin Genel Başkanı Doğu Perinçek diyor ki;
“(Tayyip Erdoğan’ı kastederek)…“Diktatör” ve “Faşist Diktatör” suçlamalarında bulunanlar, ABD’nin “Noriega” benzetmesiyle buluşmuşlardır. Saddam Hüseyin’e, Kaddafi’ye, Beşer Esat’a diktatör suçlamalarının arkasından yapılan ABD savaş operasyonları unutulmuş değildir. ABD’nin psikolojik savaş aygıtına hizmet etmek, hiçbir Türk vatandaşına yakışmaz.”

Bu ifadeden şu anlaşılıyor; ABD Türkiye’yi işgal etmeye hazırlanıyor. ABD buna gerekçe olarak Erdoğan’ı diktatör gibi göstermeye çalışıyor. Perinçek; Kaddafi’nin Libya’sını, Saddam’ın Irak’ını, Esad’ın Suriye’sini örnek veriyor. Erdoğan muhaliflerini de ABD tezini destekleyen vatan haini olmakla suçluyor.

Perinçek’e göre; Saddam muhalifleri olmasaydı Irak, Kaddafi muhalifleri olmasaydı Libya, Esad muhalifleri olmasaydı Suriye işgal edilemeyecekti! Halbu ki, bahsekonu her 3 lider ülkelerinde muhalif bırakmamış, muhalefeti baskılamışlardı. Hiçbiri karşıt görüşe yaşam hakkı tanımamıştı.

Perinçek’in bunu bilmemesine imkan yok. O halde neyi amaçladığı açıkça ortaya çıkıyor! Perinçek’i iyi kötü tanıyoruz, ona şaşırmıyoruz da; kuruluş amacı, felsefesi, varlık nedeni “ülkenin birliği ve bölünmez bütünlüğü” olan MHP’yi ve onun lideri Bahçeli’yi anlayamıyoruz, şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz.

Ak Parti Tabelasının Yarısı Kılıçdaroğlu’nun Elinde

Deniz Varlı
@AjansRize

Ak Parti Tabelasının Yarısı Kılıçdaroğlu’nun Elinde

Adalet Yürüyüşünün 15. gününe Doğu Karadeniz’den yaklaşık 1500 kişilik grupla dahil olduk. Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu ve Samsun’dan sahil boyunca birleşerek Kılıçdaroğlu’nun kortejine katıldığımızda anladım ki, Türkiye adalete susamış. Dünkü yazımda KHK ile üniversitedeki görevinden atılan Prof.Dr. Cihangir İslam’dan söz etmiştim. Her darbenin önce adaleti ortadan kaldırdığını, ardından vicdanlı insanları hedef aldığını belirtmiştim.

SARAY’IN 15 TEMMUZU

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Bir halkın 15 Temmuz’u var, bir de Sarayın 15 Temmuz’u” diyor. Kontrollü darbenin faillerini ortaya çıkarıp hesap sormak yerine Saray’ın muhaliflere yönelik yok etme çabasına girişmesinin bunun açık göstergesi olduğu düşünülüyor. Bu yüzden OHAL ilan edilen 20 Temmuz tarihi, uygulamaları nedeniyle sivil darbe olarak nitelendiriliyor. Bir yıla yaklaşan süreçte 100 binden fazla kişi KHK ile devletten atıldı, 50 binden fazla kişi 1 yıldır cezaevinde tutuluyor, birçoğu neyle suçlandığını dahi bilmiyor. Ortak özellik ise Saray rejimine evet dememek. Yüzlerce gazeteci hapsedilmiş, milletvekilleri tutuklanmış, onlarca medya kuruluşu Sulh Ceza Hakimi kararıyla karartılmış, kişilerin savunması dahi alınmadan ‘yargısız infaz kurumları’ haline gelen Sulh Ceza Hakimlikleri, geçmişteki İstiklal Mahkemeleri, DGM’ler, ÖYM’ler gibi hatta daha ağır hak ihlallerine sebebiyet vermektedir.

ADALET YÜRÜYÜŞÜNDE BİR GENEL BAŞKAN

Adalet yürüyüşüne CHP’li belediyeler de imkanları ölçüsünde destek sağlıyor. 15. gün Sakarya’nın Hendek ilçesine 8 km. kala öğle molası verildi. Normalde 1,5 saat süren öğle molası aşırı sıcak nedeniyle 3,5 saate çıkarılmıştı. O gün 16 bin kişinin kortejde yürüdüğü bilgisini aldık. Mola yerinde yemek kuyruğunda DSP eski Genel Başkanı Zeki Sezer’le karşılaştık. Zeki Bey, yürüyüşe ilk gün Güvenpark’tan başlamış ve sonuna kadar her bir metresini sırtında çantası ile kat ediyor. Bir partinin genel başkanlığını yapmış olan Zeki Sezer’in yemek kuyruğuna girmesi bir yana, girdiği kuyrukta yemek kalmaması üzerine bir başka kuyruğun sonuna girmesi, Ak Partili bir siyasetçinin aklının hafsalasının alabileceği bir durum değil. Ama adalet yürüyüşçüleri bunu yadırgamıyor; Zeki Bey kuyrukta sırasını bekliyor, geceleri çadırda uyuyor. Tüm insanlar için adalet aramak böyle olur, tebrikler Zeki Sezer…

BEKAROĞLU FAKTÖRÜ

CHP’ye 2014 yılında katıldığında en çok AK Parti’yi tedirgin eden ve CHP içerisinde konuşlanmış bir cuntasever grubun dışında partide çok iyi karşılanmış olan Milli Görüş geleneğinin önemli temsilcilerinden, Erbakan Hoca’yı sırtından vurup BOP’un uygulayıcısı AKP’yi kuranlarla hareket etmemiş, Milli Görüş çizgisinden sapmamış İnsan Hakları savunucusu Prof.Dr. Mehmet Bekaroğlu ile etabın ikinci bölümünü beraber yürüdük. 1999’da Fazilet Partisi’nden Rize Milletvekili seçildiğinden bu yana hep insan hakkı ihlallerinin önlenmesi yönündeki mücadelenin ön saflarında izlediğim Mehmet Hoca ile 2014 yerel seçimlerinde Rize Belediye Başkan adayı olduğunda basın danışmanlığını yapan ekipte birlikte çalıştık. Bekaroğlu Hoca, Rize’de yaptığı seçim çalışması ile nasıl muhalefet edileceğini muhalefete öğrettiği gibi, kıt imkanlarla Rize’de büyük de bir heyecan oluşturmuştu.

CHP’ye katıldıktan sonra Kılıçdaroğlu’nun yakın çalışma ekibinde yer alan ve parti politikalarının belirlenmesinde etkin rol üstlenen Bekaroğlu, “Genel Başkanımız Ak Parti tabelasının yarısını aldı götürüyor” diye özetliyor yürüyüşü. Gerçekten de adı Adalet ve Kalkınma Partisi olan iktidar, yaptıklarıyla adaletsizliğin sembolü haline dönüşürken, onun adındaki ‘Adalet’i Kılıçdaroğlu taşıyor, tüm insanlar için adalet arıyor. Ankara-İstanbul yürüyüşünün tek cümle ile özetini Bekaroğlu Hoca’dan almış olduk.

Adalet Yürüyüşü Sosyal medyada en çok yorumlanan konu şu günlerde. Mehmet Bekaroğlu’na AkTrollerden büyük bir saldırı var. Çünkü, Bekaroğlu ezberi bozuyor, Ak Parti’nin sömürü aracı olarak kullandığı dini argümanları onun elinden alıyor. İslam’ın esas üzerinde durduğu temel kavramın “adalet” olduğunu Türkiye’ye haykırdığı için iktidar çevreleri Bekaroğlu’ndan rahatsızlık duyuyor. Bu söylem, Ak Parti seçmeni de dahil tüm toplum üzerinde etki uyandırıyor. Sarayın trollerine ve havuz medyasının tetikçi kalemlerine de elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi ağlaşmak, küfür ve hakaret etmek kalıyor…